Barselona’nın tenha ve ıslak sabahlarının ne kadar güzel olduğunu daha önce söylemiştim, yine erkenden kalkıp Gotik şehir merkezinde bulunan Picasso Müzesi’ne gittiğimiz gün, en çok merak ettiğim Velazquez’in Les Meninas serisinin Picasso tarafından nasıl yeniden yorumlandığıydı. Ayrıca kübizm akımını başlatmadan önce yaptığı gençlik resimlerini de görmek mümkün. Buradan çıktığımızda yürüme mesafesinde olan Sanat Müzesi (MEAM), gerçekten gezdiğim şehirler arasında gördüğüm en iyi sanat müzesiydi ve bulunduğu binaya bayıldım.
Günün planlanmış en iyi ziyareti şüphesiz La Sagrada Familia oldu. Birbirine simetrik olmayan kuleler ve neogotik mimariye sahip, henüz tamamlanmamış bu kilise şantiye alanı da aynı zamanda. Gaudi’nin tamamen doğadan ve kendi dehasından yararlanarak yarattığı kilise renkli camlarından süzülen ışık oyunları ve seslerin kesilip mistik müziğe kapıldığı bir tapınak adeta. Ahir ömrümde etkilendiğim yerlerden biri. Bunun için sizlerle The Alan Parsons Project’in La Sagrada Familia parçasını  paylaşıyorum. Büyüleneceksiniz !
Son durağımız ise Park Güell oldu. Metroda Lesseps’de inip uzunca bir yokuşa tırmandıktan sonra rengarenk bir masalın içerisine giriliyor. Gaudi’nin Barcelona’ya en tatlı hediyesi bu olsa gerek. Kırık seramiklerle süslü kıvrımlı banklar adeta birer şehir balkonu, gün batımı burada harika. Picasso kimbilir belki kübist kolaj çalışmalarında buradan etkilenmiştir ? Önündeki havuzda fotoğraf çektirmeden ve magnetlerden almadan dönmek tam bir çılgınlık.. Gaudi’nin son 23 yılını geçirdiği ev ise tam olarak bu parkın içerisinde..
Akşamüstü La Boqueira’ya uğrayıp egzotik meyvelerimizi yedikten sonra yorgunluktan erkenden uyumak kaçınılmaz olmuştu..

Yazar

2 Yorum Var

Yorum Yaz

Pin It